"ŞU GÖRDÜĞÜN DAĞLARI BEN YARATTIM!"

 


Haydi len! Sahiden mi? Nasıl yaptın bir anlatır mısın bana? Önce iki taşı üst üste gördün ve bir üçüncüsünü de sen koydun. Baktın yükseliyor, hızını alamadın devam ettin, sonra dağ mı oldu? Hı? Nasıl yaptın bakayım?

Başlıkla dalga geçmek için bir paragraf yeterli mi bilemiyorum ama insanoğlunun kibri ve küstahlığı Tanrı’ya kafa tutmaya muktedir. Bir de Tanrı’nın dahi güldüğü minnak avukatları var ki hep bir ağızdan “Yaratmak Allah’ın vasfıdır, sözcüğü kullanmak bile günahtır,” diyorlar. Onlara hiç girmeyelim. Çünkü birbirlerini bile duymalarına engel olan anlamsız, kaotik bir gürültü ile dolaşıyorlar. Kışt Kışt!

Gelelim insanoğlunun yaratıcılık sürecine. Gerçekten yaratmak denilen o, yoktan var edebilme gücüne sahip miyiz? Örneğin bir günebakan tarlasının içindesiniz. Tüm ayçiçekleri yüzlerini güneşe dönmüş, doğanın o kendine has büyüsü ile ortaklaşa yazdıkları senfoniyi rüzgârın eşliğinde icra ederken usul usul salınıyorlar. Ve sen insanoğlu! Tamamen gereksiz varlığın ve kibrinle geldin ve dedin ki, “Ben bu renkleri beğenmedim. Şimdi ayçiçekleri bundan böyle gökyüzüne yaraşır bir renk olan maviye dönüşsün!” Elini kaldırıp parmak şaklattın, “OL” dedin! Oldu mu?

Sakın bana, “Gerekirse genetiğini değiştirir oldururum,” deme. Çünkü bak, ağzından çıkan sözcükler bile önce bir değişiklik yapmak gerektiğini ifade ediyor. Oysa harbiden o bir parmak şaklatmayla yaratmak sırrına sahip değilsin.

İnsanlığın dünden bugüne taşıdığı tüm becerilerini tek kalemde yok saymış gibi gözüktüğümün farkındayım. Aslında esaslı bir argümanla her iki tarafın da ağzını tıkayacak sağlam bir olgu, te oradan kıs kıs gülerek bize bakıyor. Evrim!

Şu yukarıda bıraktığımız, gereksiz gürültü bulutuyla car car ortalıkta dolaşan güruh da dahil “yaratmak” ifadesini sorgulayan herkese şu cümle yeterli olmalı: Tanrı da insan da evrimle yaratıyor. Çünkü içinde yaşadığımız evrenin hem kendisi hem de içinde barındırdığı tasarım ve yazılım harikası her varlık evrim geçiriyor. Bu nedenle insanın yaratım süreci de bir öncekinin üstüne koyarak gerçekleşiyor. Biri ateşi buluyor, diğeri pişirmeyi öngörüyor yeme alışkanlığı değişiyor. Minicik gibi görünen o değişim insanın zekâsına yansıyor yerleşik hayata geçiş başlıyor. Doğada, aynı türden bir bitkinin köklerindeki kılcal tüylerle emdiği mineral farklılığı ile çiçeklerinin rengi değişiyor. O çiçeklerden tekrar toprağa düşen tohumun genetiği artık başkalaşıma uğramış yeni bir çiçeğe evriliyor.

OL deyince olduramasak bile hepimizin yaratım süreci devam ediyor. Tek bir farkla: İnsan zekâsının yaratım ve evrime dokunuş hızı, kendini yok etmek pahasına katlanarak büyüyor.


Yorumlar