S*KTİR ET MUTLULUĞU

Üzerine düşünmekten, herhangi bir yorum ya da felsefi görüş okumaktan irite olduğum kavramlar var. Belki yaşımın getirdiği uzun yıllara dayanan deneyim ve okumalardan kaynaklı; “sevgi”, “mutluluk”, “aşk” dendiğinde beynim ekşiyor. Meseleyi geçiştirebilmek için, “he he” diyesim geliyor. Evet evet, bu durum benim yaşımdan kaynaklı. Çünkü vücudundaki hormon bombardımanı ile ters yüz olmuş bir genç; kız ya da erkek, salt sözcüklerin yarattığı tınıyla bile dansa kalkabilir. Benden geçmiş anlaşılan.

Beynimdeki ekşimenin getirisi, artık tersi kavramlarla ilgileniyorum. Örneğin okumakta olduğum kitap “Özgürlük, sevilmeme cesareti gösterebilmektir,” diyor. İnsan davranışlarının altını kazıyınca; ya yaranmak ya da sevilmek için olduğunu bilirsiniz.

Sevmek ve sevilmek, kolaylığının yanı sıra popüler duygular. Nihayetinde çoğunluğumuz doğar doğmaz sevgi ortamını soluyoruz. Eğitimin her basamağında sevmek ve sevilmek üzere uyarılıyoruz. Yani içimiz dışımız sevgi. Ve bu denli yüceltilen duygudan vazgeçebilmek babayiğit bir duruş olsa gerek. İşte tam da o cesareti gösterebildiğin anda, öteden beri, bir önceki kuşağı taklitle sürdürülen yaşama itiraz ederek, öz benliğini inşa eder insan.  Ardı sıra “Sen kimsin” sorusuna da yanıt bulmanın kapısı açılmış olur. Heeey özgürlük!...

Ya mutluluğa ne demeli? Hakkında yazılmış milyon tane kitaptan tut da zibilyon tane deneme, makale, tiyatro eseri, tablo bulursun. Özellikle şu son yıllarda ortalama zekaların; Uzakdoğu guruları, Kızılderili öğretileri, Hindistan fakirleri ve daha bilmem kimlerle, uçaksız uçuşa geçme çabası içinde kayboluşlarına ne demeli? Ohmmm… Ekşimesin de ne yapsın beynim. Yeter da, yeter.

Şöyle sağlamından bir aforizma da benden gelsin öyleyse: Savaşçı ruhlar, mutsuz olmayı göze alabilenlerdir. Yalan mı? Kılıcının tek darbesiyle bin yıllık düğümü kesip geçen İskender’in, Gordion öğretileri ne kadar umurundaydı? Bir şey diyeyim mi; tarihleri, özgün benlikler yazar. Ve ancak özgün kişilikler açar; yeni akımların, yeni buluşların, yeni keşiflerin yollarını. Dolayısıyla mutluluk peşinde koşmaktan daha kıymetli olan, mutsuzluğu da kucaklayabilmektir. Hem ne diyor sosyal bilimciler? “Bırakın çocuklarınız sıkılsın. Yeter ki sıkılmaktan mutsuz olsun. Çünkü sıkılan çocuk buluş yapar.”

Gelelim kaosun ve düzenin efendisi, ölümün ve dirimin ve hatta mahşerin tek atlısı; aşka. Mutluluk ve sevgi istenirse kolayca elde edilebilir. Mesela seversen sevilirsin, kendini motive edersen mutlu da olursun. Bu ikisi basittir, istediğin an ensesinden tuttuğun gibi getirirsin. Fakat aşk kendine hastır; ancak o isterse gelir.

Aşkla ilgili beynimi irite edense, ağızlara sakız edilişi. Hatta keşke sadece ağızlarda çiğneniyor olsaydı. Ayağında şıpıdık terlik, dilinde “Aşko”’ya eğrilen sözcükle, terliksi hayvan kadar olamayan canlı çeşidinden; pornografik ve tek gecelik ilişkilerini “Aşk buluşması” ifadesiyle dile getiren harbiden hayvanlara kadar herkesin oyuncağı.  Keşke insanın azıcık kendine saygısı olsa…

Sahi, saygı nasıl dokunulmaz bir nosyondur ki insanlık onu ne sakız yapabiliyor ağzına, ne de içselleştirip yaşayabiliyor hakkınca. İşte bu yüzden bilinçli zihinler, saygın bir sessizlikle; mutluluk, sevilme isteği, aşk gibi duyguları usulca kenara iterek zıddı dünyaya adım atıyor. Sırf bu yüzden “O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık,” demişti büyük usta…

 

 

Yorumlar