ANLAŞILMAK AÇLIĞI

 


Hebele hübele cumbala cub,

Cangılı cüngülü çambili kup.

Olağanüstü iki dize yazdım ama insan dilinde olmadığı için anlaşılmadı tabii. Fakat dizelerin anlaşılmak gibi bir dertleri yok. Anlaşılmak insanın derdi.

Anlaşılmak sadece insanın derdi mi sahiden? Sanmıyorum. Gözle görülen veya görülmeyen her varlığın anlaşılma isteği muhakkak vardır diye düşünüyorum.

İlk yapımı sırasında gövdesine devasa harflerle inşaat şirketinin adı yazılmış kocaman binaların, zamanla düşen harflerine baktıkça kalan anlamsız seslerin anlaşılma çabasından tutun da, yazın sıcağında bir tas su için yalvaran bitkilerden sokak canlarına varana kadar binlerce varlık anlaşılmak için çırpınıyor. Anlaşılmak ortak dert…

Kim anlar?

Gerçekten kim anlar? Salt insanın mı anlama yeteneği var? İncir çekirdeğinin iç kabuğunu ancak sıvayacak kadar aklı olan buna rağmen kendisini dev aynasında görüp; doğanın her zerresini hunharca çıkarları için kullanan, yetinmeyip kendi türünü de yok etmekten çekinmeyen insan denen canavar mı anlayacak?

Hangi maharetle, ne gibi bir beceri ile anlayacak?

Empati?

Kaç insan empati kurabiliyor ki? Kaçının karın tokluğu dışında ve kaçının daha çok elde etme hırsının dışında bir anlayış kapasitesi var?  İyiler saf ve beceriksiz, kötüler azgın ve acımasız.

Oysa konu başlığımız, “Anlaşılma açlığıydı.” Darmadağın bir yelpaze açıp insan parantezine hapsetmek istememiştim konuyu. Ama dönüp dolaşıp aynı yere, yine kendi türümüze döndü gözlerim. Çünkü çözse çözse yine insan çözer konuyu gibime geliyor. Ama önce o kendini bir anlatmalı…

Peki bu korkunç anlatma ve anlaşılma açlığı çeken insanı kim dinleyecek?

(Devam edecek)


Yorumlar